30 Mart 2011 Çarşamba

var mı başka bi durum? araya kaynasın lütfen

asabiyim bu aralar. biliyorum bendeki çoğu şey gibi bu da psikolojik. sinirlendikçe olmuyor, olmadıkça sinirleniyorum, daha da çok sinirlendikçe olacağı varsa da olmuyor. böyle salak bi döngü içerisindeyiz.

oysa başka sinirlenmelerimi çemkirerek atıyorum üzerimden, bana öyle geliyor yani. zavallı olduğundan değil de çaylaklığından herşeyi çorbaya çeviren birine kızıyorum. tutuyorum kendimi, şimdi açık ofisteyiz elif, bir nokta virgül yüzünden ses etme diyorum. ama dilimi tutamıyorum, 9458. nokta ve 1873. virgül koyuşumdan sonra bağıra bağıra ilkokul 3.teki öğretmenler gibi dilbilgisi dersi veriyorum, 27 yaşındaki yükseklisans mezunu kişiye.

eve iş değil ama sinirden yumak olmuş bir beyin getiriyorum haliyle. onu sonra yatağa, sonra da uykuma... güniçinde uğraştığım herşey, planlar, projeler, excel, word, autocad hepsiyle birlikte uyuyup uyanıyoruz.

benim bi topraklanmaya ihtiyacım var, deymekle olmayacak, kafamı filan gömmem lazım.


   

7 Mart 2011 Pazartesi

minareye kılıf

tatil dönüşü arkadaşlarını özlemiş oyun çocukları gibiyim.
tek tek sarıldım herkese.

1 Mart 2011 Salı

yazabiliyorken...

bu saçmalığın sona ereceğini ümit ediyorum.
yazabildiğim son kelimeler olabilir,
üzülüyorum,

geç tanışmışız be sevgili blog...

25 Şubat 2011 Cuma

internet explorer web sayfasını görüntüleyemiyor

bugün hiçbir .blogspot adresine ulaşamadım. umarım ki şirketim bana bir komplo düzenlememiştir...
nefes almalık bir burası var ondan da olmak istemem...
bir de online alışveriş siteleri tabi ki
nedense yeni keşfettim onları, şöyle 3-5 ay filan oldu. ne zevkliymiş yaahu.
ama kötü bir alışkanlık yapıyor, istiyorsun ki gittiğin mağazalarda da istediğin elbiseyi, eteği giyiversin biri, dönsün şööyle karşında, tamamsa koy sepete. askıda bişeye benzemiyorlar sanki...

hadi bakalım problem inşallah bugünlüktür diyelim, ttnettir sorumlusu diyelim, önümüzdeki haftasonuna bakalım...

24 Şubat 2011 Perşembe

dümdüz olsa hayat

sokaktaki direği de evdeki bardağı da karşımdaki insanı da aynı sevsem.dümdüz.
ah bu benim evimdeymiş diye ona çok anlam yüklemesem
kırıldığında da üzülmem dimi?

21 Şubat 2011 Pazartesi

"huzur"un anlamını -koca bir pazar evde pineklemek- olarak değiştiriyorum.itirazı olan?

































Beyoğlu'nun 7 kat dibi de Beyoğlu!

bi cumartesi gecemiz var dedik, hazır plan da yapılmış, geçen haftadan verilen sözler de birikti. daha ayağımızı atamadan, istikamet Yeniköy.

o ne pis bir otoparktır öyle, içeride işportacılar, değnekçiler var, öyle bir dünya yani. inmeye korktum, hadi dedim hadi, ben burdan 7 kat yukarı ne yürüyerek çıkabilirim, ne asansörle...hadi çıktık diyelim bunun bir de dönüşü var. girmek 40 dk ise çıkarken otoparkın içinde trafikte kalabiliriz.

böylece gül gibi plan gitti mi güme! gecenin 10 buçuğunda koca bir tabak mantı da yanımıza kar kaldı (!) içimizde duruyor

büyük umutlar bağladığım bu cumartesi de bööyle geçince, küçük şeylerle mutluluğu bulmak en mantıklısı. üstten hiç çıkmayan pijama huzurun ta kendisi.

hem de insanın yaratıcılığını geliştiriyor...
yok yok, esinlenme diyelim ya da baktım, aklımda kalan kadarıyla yaptım işte...







18 Şubat 2011 Cuma

maç günlerinde yaşlılık halimizi görür gibi oluyorum
























- masayı toplasak artık?
- top potadan döndü beea...

- üşüdüm sanki kombiyi biraz daha mı açsak?
- adamımsın ömeerr...

- şu balkondan atıcam kendimi amaa
- bi kere de at yahuu!
- ??!!???

16 Şubat 2011 Çarşamba

yerime biri bakabilir mi?

formalarıma geri döndüm, bu demek ki iyi değilsin elif!
aynı pantolon, aynı çizme, aynı koyu renk kazak/hırka. dolaba bakıyorum her sabah, oturuyorum karşısına. yine alttan alttan bulup o aynı şeyleri giyiyorum.

bi hırkam vardı, depresyon hırkası
ne giyersem giyeyim, üstüne illaki onu geçirip öyle gidiyordum işe.
geçen kış bittiğinde aldım karşıma
bak dedim
seni elden çıkarıyorum
git başkasının depresyonuna ortak ol
nasıl oluyorsa moralim kötüyken dolapta ondan başkasını gözüm görmez olurdu.

ben bi gideyim şu bir yıldır almaya niyetlendiğim pantolonu alayım. üşenmeyip bi denesem, bi giysem üstüme biliyorum ben de pantolon alabilirim. daha önce yaptım.
babet, kot - gömlek giyip çıkmalı dışarı ki, yine kabine doğru giderken bi üstüme bi de pantolona bakıp son anda vazgeçmeyeyim.
bi pantolon bulamıyorum kiii diye dolanıyorum ortalıkta ya,

ben varya ben tam sopalığım
kaşınıyorum
şu bilgisayarı fırlatsam şööyle tüm hıncımla
cam da kırılsa şangır şungur
bi bağırsam avaz avaz, ağız dolusu
çıkcak sanki içime oturan o öküz...

14 Şubat 2011 Pazartesi

hayatın ta kendisi zırvaları

bu hafta annem yanımdaydı
bu cuma bir arkadaşım anne oldu
bu pazar annemi özledim
bugün bir arkadaşım annesini kaybetti

hepsi bir umut işte
hepsinde bir gözyaşı

çok doluyum bu hafta
boğazımla göğsüm arasına bi öküz oturdu sanki
yutkundukça büyüyor
yutkundukça gözlerim doluyor

bu ne sevgi ne önem ne gurur...

bugün gördüm, kimsesiz bir cenaze sahibi, etrafına sesleniyor: bir el atın...
dün doğumgünümdü ya benim
bir annem, bir kardeşim, bir... bir...
yeter mi ki taşınmama...

7 Şubat 2011 Pazartesi

huzursuzluk musun nesin, çık içimden

karşılıksız sevgi ile sahiplenmenin yanında o çekingen halleri farkettikçe geliyor bu his. bir anda.

oysa çok mutlu olduğunu biliyorum. bu günler için aylarca beklediğini de biliyorum. ama hala alışamadı, bunun da farkındayım, eli kolu eskisi gibi uzun değil artık. eskiden o ütü yapınca dolabım toplanırdı, şimdi yatağın üzerinde kalıyor, gerisine karışılmıyor. hangi tavayı kullanayım diye bana soruyor. kullan işte birini dimi, kırk yıllık annesin, ben senden öğrendim hangi tavayı nerede kullanacağımı sen niye bana soruyorsun? işte bu anlarda huzursuz oluyorum, rahat mı edemiyor acaba diye. ama rahatsızlıktan değil, düşününce emin oluyorum biraz çekingenlik sadece. yarısı onun sayesinde oluşan bu düzenin, sanki bozulmayacak kuralları varmış da sınırlarında dolaşıyormuş gibi, diğer yarısını tanımaya çalışıyormuş gibi... 

ve bir pazar, mutfaktan gelen tıkır mıkır seslere uyanıp, kapıyı da açınca o mis gibi krep kokusunu almak yok mu...
bir de omuzların düşmüş bir cuma akşamı, asansörden aldığın yemek kokularının bizim evden geldiğini bilmek...

kapıya yazmak istiyorum.
EVDE ANNE VAR!

3 Şubat 2011 Perşembe

peki bu nereye kadar sürecek?

ben apartmana her girdiğimde posta kutusuna bakardım, eski arkadaşlarımdan mektuplar, yılbaşlarında tebrik kartları gelirdi. sonra sonra kartlar kesildi, mesajla tebrik edilmeye başlandım. bir mesajlaşma furyası aldı başını gitti. ama mektuplar az öz vardı işte. bir zaman sonra mektuplar da yerini maile bıraktı. ne kolaymış birbirimize ulaşmak dedik, mektup da neymiiş canıııım dedik, şimdi zarf kokusunu bile özleyeceğimizi bilmeden... sonra faysbuk diye bişi çıktı, eklediğim her eski arkadaş için aaa çok sevindim seni bulduğuma dendi, bazılarını kaybettim bile sayılmazdı, hani mektuplaşmıştık senle, hani ben hala saklıyorum ya, hani, hani diyemedim.



















şimdi posta kutuları bana sadece faturaları hatırlatıyor
telefonuma sadece bonustan ve bonus üyesi milyon tane mağazadan mesaj geliyor
mail = outlook = iş oldu

düşünüyorum da, nasılsın, neler yapıyorsun diyebileceğim kimse yok, herkesin ne yaptığını an be an biliyorum, bilmek durumunda kalıyorum.

bu olayı silsem mi hayatımdan diyorum, yerini ne doldurur acaba diyorum, tekrar mektuplar geri gelir mi diyorum, benim gibi düşünen birini bulup, onunla mektuplaşır mıyım yeniden diyorum.
diyorum.
diyorum.
sonra yine açıyorum sırayla...

31 Ocak 2011 Pazartesi

süt postlarını mim sanıp, atlarım ben de

sütü buz gibi, dolaptan çıkar çıkmaz içebilirim
bir dikişte de içerim ki dışarıda ılımasın.

bana çocukken sütlü çay içirirlermiş
babannemin icadı,
sonradan öğreniyoruz ki ingilizler de böyle içermiş çaylarını
yani biz babannemin büyütebildiği 3 kuzen ingiliz veletleri gibi büyütüldük aslında
sonra o sütlü çay kupasının içine ekmek doğrayıp, üstüne bir de toz şeker serpip, yerdik
ama küçükken, ıyyk
insan küçükken herşeyi yiyebiliyormuş...

bir de topkek ve süt favorimdir.
kakaolu topkek ama.

bu postu hemencecik yazmalıyım diye acele ederken gorkisanın görselini çalıvermişim.
af diliyorum.

































ayçi'ye ve gorkisan'a sevgiler...

ne kıskancım yarabbim...

30 Ocak 2011 Pazar

çatlak kurabiye ile başlayıp tombaladan çıkar gibi gelen sufle ve tatlı krizimin sonuçları

sevgili Pınar'ın çatlak kurabiyesini öğrendim ya kendimi fasülyeden saymıyorum artık. ilk seferde de tam tutturdum tadını, tam da eşimin ailesinin bize ilk geldikleri akşamda. şanı aileye yayılmış, tarifini verdiğim kişi de kaybedince kağıdını, ilk tatilde gittiğimizde hadi şu kurabiyenden yap da bayramda gelen misafirler de ikram ederiz dediler. beni bastı tabi terler, stres mi desem ölçü iki katına çıktı ondan mı, bi de hassas olunca bu çatlaklar, dümdüz yayıldılar tepsiye. görüntü yok, tadı yerinde. ben olmadığımda gelen misafirlere kuzen reklam yapmış: gözünüzü kapatın yiyin, görüntüyü boşverin. neyse ki güzel yaptığımı gören/tadan şahitlerim var, içim rahat.

dünkü tatlı krizim sırasında aklıma düştü, aldım elime mikresimi. ama yine biyerde dikkatimmi dağıldı artık ne oldu yine tutmadı. önce kurabiye kıvamında yuvarlanmak istemediler, önceki tecrübeme dayanarak kendilerine kek gibi davranıp cupkek kağıtlarına koydum. olması gerektiği gibi çatladııııı, fırından çıkınca da çöktü.
























tam tepsinin başında tüh tühlenirken, zil çaldı, pizzacı çantasından sufle çıkardı, sıcacık. başka bir şey isteseymişim keşke. bu tatlı krizinin ortasında beni en iyi kesecek ya çatlamış ve çökmemiş kurabiyeydi ya da sımsıcak çikolatalı sufle. geçen pizza siparişimizde 3 tl fazla para çekilmiş, pek nazik evimizin pizzacısı da iadeye gelmiş. eli de boş gelmemiş, özür mahiyetinde sufle getirmiş. sıcacık. tam da zamanında.

bu supriz gelen sufleyi tek başıma hüpletmek, kendi tatlı krizimi bastırmış, sevgiliye kalan çökük çatlaklara da vicdanım razı olmamış, hazır elimi bulaştırmışken elmalı kurabiye de aradan çıkıvermiş...








27 Ocak 2011 Perşembe

sorun ben de mi. yoksa hayatın gerçekleriyle çok mu geç yüzleşiyorum.

şaşıyorum
1634 tane kişiyi listende "arkadaşım" diye tutuyorsun da
emek emek kurduğun ilişkiyi, 2 sene aynı evde yaşadığın "eşini" çat diye nasıl silebiliyorsun be insan!
elin o "tık"tamıydı, bitse de gitsek der gibi...

hayallere, emeklere, ailelere üzülüyorum...
garip bir takıntı yüzünden değişen insanlara üzülüyorum...



fotoğrafın, yukarıdaki yazıyla hiçbir alakası yoktur.
fotoğrafın, aşağıdaki yazıyla alakası vardır.

benimle ömür geçer mi ki? dedim
senle geçirmeye ömür yeter mi? dedi
işte bu bana bir ömür yetti

-Özdemir Asaf-

26 Ocak 2011 Çarşamba

yeni moda


her çivisini bizzat kendimiz
zevkle çaktığımız için mi ne
ev kuşu olduk çıktık biz...

25 Ocak 2011 Salı

bir koku yetermiş alıp başımı gitmeye

olmadık bir yerde bir şarkı takılır ya kulağına, çook eskiden döndüre döndüre dinlediğin kasetlerden bir şarkıdır. için cızz eder. birden herşey kocaman olur ve kendini o teyibin başında hissedersin.

ben de bir kokunun peşine takılıp gittim, bitsin artık diye her daim söylendiğim üniversiteye...






















o zurnanın zırt dediği öss var ya, ne mühimdi yarabbim. sınava girilecek yer kaç gün önceden gidilip ziyaret edilirdi. aman rahatmı, güneş geliyormu, eğrimi doğrumu...biz de toplanmıştık bütün arkadaşlar gezmiştik okulları. bi benimkine gitmedik, çok uzak diye kimse istemedi (arkadaşlarmış bi de peah).

sonra sınav günü sen okula bir git, karşında eğik kocca bir masa üzerinde ne kalem durur ne su, oturasın diye de ortası delik ahşap tabure! bu ne yaa! şimdi ben kaç sene çalışmamın cevabını şu tabure üzerinde mi vericem???

evet verdim. hem de öyle bi süper vermişim ki, ösym amca 3 saat yetmez 4 sene otur o taburede dedi, üniversitedeki 4 senem aynen eğik bir masa başında, ortası delik ahşap tabure üstünde geçti.

şimdi de kardeş aynı masalarda sinekleniyor, söylene söylene. bilmiyor, kıymetini sonradan anlayacak...

bu haftasonu işte bu şuçlular, aldı beni Taşkışla'nın ortayerine attı...
bilmem artık kaç gün kalırım oralarda...












24 Ocak 2011 Pazartesi

bu haftasonundan ne umdum, ne buldum...

umduğum:
kardeşle istiklal gezmecesi, bütün pasajlar gir-çık, renkli renkli elbiseler, fotoğraf çek, kahve iç, yemek ye, galataya in, sonra beşiktaşa git, gez gez...
bulduğum:
stresin tavan yaptığı iki delinin evi, iki bilgisayar, autocad, sandalye saymaca, planda ağaç arama, o iki deliye autocad öğretmeye çalışma...


umduğum:
yeniköy'de mantı yeme, sinema, boğazda yürüyüş, bebek'te waffle, sıcacık evimizde bir ohhh çekme...
bulduğum:
bel ağrısı, bel ağrısı, bel ağrısı; yatış...

18 Ocak 2011 Salı

kendime not

ne çok iş var. yığın yığın hem de
elimizde top çevirirken ayağımızla da tempo tutuyoruz gözümüz de karşımızdakini görüyor, ne konuşuluyor duyup, anlıyoruz.

bi nefes almalık uğruyorum buraya,
oh içim açılıyor
bu yoğunlukta yazasım geliyor.




















bir de ben bugün kalktım,
kahvaltı hazırlarken istiklal marşını söyledim
10 kıtası birden hala ezberimdeymiş.
aferin bana.
sanırım rüyamda görüyordum, devam ettim.

bir daha aniden yataktan kalmayayım...

12 Ocak 2011 Çarşamba

fun-da-mentals

yazacağım şeyi düşündükçe hala gülüyorum.

sen çok yaşa e mi canım sevgilim

sürprizin için kocamaan teşekkür...


Cem Yılmaz gösterisinin 2. gününde oradaydık efennim
.
özetle:
evet, gülmekten boğazlarım ağrıdı.

11 Ocak 2011 Salı

ben yine bi gidip geldim

yolculukları sevmiyorum.
anlaşıldı.
uçağa da binince
motorun sesi mi değişti, aha sallandık, yavaşladık işte, durcak şimdi, çakılcaz yere
diye kura kura 50 dk elli saat oluyor
benim kafa da bi dünya tabi

sabah bu stresle git
bütün gün, kışı kış olmayan, unuttuğum akdeniz ikliminde, kabanla 23 derecede bir gün geçir.
üstelik güneş gözlüğüm bile yokken,
güneş de her daim gözümün içine içine girerken araba kullan.
akşam yine aynı stresle dön.
havada geçirdiğin dakika kadar uçak park edecek yer arasın.
dön dön...
sonra kendini havalimanından zor dışarı at.
dışarısı:
istanbula hoş geldiniz
trafik!

bodrumdan sonra da hiiç çekilmiyor canıııım.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...