4 Mayıs 2012 Cuma

mayıs

bak, aylardan mayıs
aşık olmalı, uçurtma yapmalıyız
aylardan mayıs,
düşünmeden yaşamalıyız.

27 Nisan 2012 Cuma

vesikalı

küçücük damgalı vesikalıklarımız ikinci kere yan yana yapıştı, mühürlendi. 2 yıldan azcık daha önceydi ilk yanyana gelişleri. o zaman da evleniyorduk, şimdi de.

insanlık için toplu iğne başı kadar bile önemi olmasın varsın, benim için aynı duygu. sakin sakin beklerken, iki nesilin toparladığı para bizim hesabımızdan çıktığı an heyecanı da başladı. sonra dedim ki yine yanyana olmayız. şipşak vesikalığımı çektirdiğim gibi soluğu noterde aldık.

bize asır gibi gelen 1,5 yıl sonunda şıp diye nasıl karar verdik, ikimiz de hala inanamıyoruz ki market alışverişini bile 2 kerede yaparız biz.

blogger da allanmış pullanmışken yeni yayın dönemine böyle girmek varmış.

bizim evde önümüzdeki 5 ayın tek trend topiği küçükcük fıçıcık 2+1 imizdir artık.

2 Mart 2012 Cuma

yaptığım düşüncesizliğin cezasını çektim sanırım. yeter bu kadar kapalı kalmak. hani iki eli kanda yazıyor değilim hoş.

kışı ufaktan kışkışlıyoruz, sabahki o simit ve taze biber kokusunu duydum ya, yaz gelecek ve bu yaz çok güzel geçecek. gözlerimizin içi gülecek.

31 Ocak 2012 Salı

kartepe out karistanbul in

şu an gözümün önünde döne döne uçuşan karlar, bir yazıp bir sildiğim uyarlama şarkı da dilimde,
gökten bir kar ya.ğı.yor döne döneee...

bundan sonra ilk aklıma gelen şarkı ise;
çek çek kürekleri mavi denizde, keyifli neşeli tasasız çıkar hayatın tadını.

sonra susam sokağı ve duygusala bağlanan bir ruh hali.

bu haftasonu için yine benim hadi dememle yapılan bir plan vardı ve tabi iptal. ben ne zaman hadi dedim de oldurabildik zaten. kar'a gidecektik kar yüzünden gidemedik. bu da büyük çelişki!

neyseki planın buluşma kısmı gerçekleşti, mekanı bizim ev oldu. senelerdir çekmecede duran bir monopolymiz varmış bizim, onunla tanıştık bu evde kalma bahanesiyle. insan hırslı olmalı şu oyunu oynarken, bizde gramı yok, iki bedava geçişe sattık bütün tapuları. bizim ev düzeni de pek alışık değil böyle yatmalı kalmalı, cümbür cemaat misafirlere, böyle zamanda gönül istiyor ki boş odalardan yataklar çıksın, oturma odamız hep tertemiz kalsın.

bir kar tanesi yağmadan geçen haftasonundan sonra iki sabahtır arabadaki halimiz de budur:
bi yokuştan kaymadan, eldivenlerin suyu çıkana kadar oynamadan sonra 10 gün de yağsa, bana ne...









24 Ocak 2012 Salı

fal'im

kafam klavyenin üstüne düşmek üzereyken dedim ki kaldır kendini de bi türk kahvesi içelim. hazır patron karısı da yok ofiste. hamile haliyle arkadaşa da içirdim, bi de ucuna fal ekledik.

unutmadan yazayım, en son 4 sene önce baktırmışım kahve falı, şu Taksim'deki uyduruk mekanlarda, uzun saçlı kız kılıklı oğlan çocuğunun dediği tek şey aklımda kalmıştı, o da olmuştu. belki bunların hepsini aklımda tutarsam hepsi olur.

3 büyük şey gelecekmiş başımıza, değişiklik, güzel şeyler ama, ev gibi. ev uzuncadır var aklımızda da bir türlü ha diyemeydik, belki onun vakti gelmiştir. 8 gün içinde kötü gözlü birinden bi haber gelcekmiş, bakalım bakalım bu 8 gün antenleri açıp kim beni üzerse ona kötü gözlü damgası vuralım. tabağı bastırıken dilediğim 2 şey de olacakmış, olsun olsun...

19 Ocak 2012 Perşembe

benim minik aklım

zamanı yetiremiyorum dediğimde sorun hep bende aslında. gözümde akşamlar öyle kısa ki, bi davranmaya bakıyor herşey. şimdi başlarsam yetişmez dediğim her işi pektabiki akşamlara sığdırabilirim.

dün yemekleri ısıtırkan çırptığım en uyduruk tarifli kek, ömrü hayatımda yaptığım en lezzetli kek olabiliyor mesela.

ya da dikiş makinamı, gitmeye üşendiğim arka odadan oturma odasına getirince saatler kazandım gibi geldi ya, akşamlarımı kuşa çeviren bu hisin saçma olduğunun kanıtları, kendimi ikna etmenin yolları.


"öldü bu" dedikleri çiçeğim de eve her girdiğimde koşa koşa baktığım ilk şey, evi çiçeklerle doldurma hislerimin tek kaynağı.

13 Ocak 2012 Cuma

nerde kalmıştık

hasta insan mahsunlaşır,
pamuk pamuk olur, yat denirse yatar, yemek gelirse yer, gelmezse bi bardak su ister, ilaç için.
bir omuz gelirse yanına, kafasını yastıktan kaldırıp o omuza gömülür.
eskileri hatırlar, hele evde bütün gün çemberimde gül oya izlerse, hem yurdanur'a ağlar hem niye yalnızım ben şimdi diye ağlar, hem güler, sonra biraz sızar, tekrar ayılır. o bulanık aklıyla dizideki gibi eski hatıralarını ortaya çıkarmış zanneder, canı gidip o kutuyu kurcalamak ister, küçücükken çekildiğimiz fotoğrafları çıkarıp çerçevelemek ister.
karnı acıkınca gel artık diye kocasını arar, annesini aramaya kıyamaz,  işe gidemediğini anlar, üzülür diye.
bundan sonra işe gitmek istemez, kovsalar da beni bari tazminatı alsam diye düşünür.
36 saat yattıktan sonra kalkar ve burnunu çeke çeke, öksüre öksüre gerçek hayata geri döner.




3 Ocak 2012 Salı

sağlık sağlık, huzur huzur

gittikçe umursamamaya başlıyorum. geri saymalar, yeni yılı karşılamalar, o an garip şeyler yapıp bütün yılı öyle geçireceğine inanmalar, istekler, listeler... her gece yattığımda aklımdan geçirdiklerim dışında söyleyecek birşey bulamıyorum, anlam yükleyemiyorum. en büyük önemi tatil sabahına kalkacak olmak bana göre, bu sene onu da anlayamadım ya.



















kaç aydır hayretler içinde izliyorum, günün 9 saati tam karşımda oturan arkadaşımın anneliğe hazırlanmasını. aylardır her sabah yüzüne bakıp nasılsın diyorum, dün bunu dememle birlikte pıtır pıtır ağlaması nasıl içime dokundu. kimseye inandıramadığı, anlatıp da rahatlayamadığı, anlatamadığı, karşısındakinin anlayamadığı bir hal içinde. bebek iyiyse ne sorun olabilir diye düşünüyorum ama çok sorun var diyor, sorun kafamda, benimle, katlanamıyorum artık diyor.
hiçbirşey söyleyemeden, öylece bakmaktan, onunla beraber gözlerimin dolmasından başka birşey yapamıyorum. ne doktorum, ne hamileyim, ne anneyim... ne desem koca bir yalandan başka bir halt olmayacak, susup bakıyorum ona.
sadece dayan diyorum, başka çare yok, beklemek zorundasın. artık dayanamayacağım diyor, gözleri hep dalgın, hep dolu dolu... bir kadının karnında bebeğini büyütürken böyle sözler ağzından çıkması korkutuyor beni.



















bu nasıl bir ruh halidir, bu ne biçim hormondur, insanın aklıyla nasıl bu kadar derinden oynar, inanamıyorum. hep sert, dayanıklı bildiğim arkadaşım bile bu hale geldiyse... korkuyorum.

insanın aklını kaybetmesi pamuk ipliğine bağlı derler.



26 Aralık 2011 Pazartesi

pek anlamlı





bana, birlikte geçireceğimiz bir yıl daha mı hediye etmiş oldu şimdi...
ne güzel fotoğrafları bulup çıkarmış,
bütün yıl masamın üstünde artık, tam karşıma koydu işte

en güzel yeni yıl hediyesi değil de ne?

23 Aralık 2011 Cuma

noktalı virgül

alarmla kalkmamak insanın gününü resmen pozitif etkiliyormuş. bütün gün uyuklayacağım diye ofise gelmeme rağmen ne güzel, ne zinde geçti bugün, cuma olmasına rağmen, üstüne bir de şu düşük kulaklı için zurnanın zırt dediği yere gelmemize rağmen. her ne kadar istemesem de benim ağzımdan çıkan lafa bağlı işte. -işe ayak uyduramıyorsa, seni zorluyorsa, çıkaracağız... ve bitti gitti. patronla görüşmeler yapıldı, sonuç belirlendi.

bir insanın işten çıkarılmasına onay vermek kötü şey ama ona tam 11 ay süre verildiyse, bu süre içinde 4-5 kere ciddi ikaz edildiyse ve değişen birşey yoksa... rahatım rahatım, buraya yazdığıma bakmayayım ben, erken kalktım ya alarmsız hem de, buna bile sıkılmıyorum işte.

12 Aralık 2011 Pazartesi

yüzyüze

bazen içime anne kaçıyor. ofluyorum pufluyorum da hem yaptığımdan rahatsız hem ortamdan rahatsız, böyle bir çelişki. bi gün de tam tersi, bi bakıyorum salmışım gitmiş.

gelgitler yaşıyorum, kendimi dizginliyorum. yanlışları görüp, rahatsız olup aynısını yapmamaya çalışıyorum. alıştırıyorum kendimi. zamanla olacak.

her kadın annesine benze ya, o da onun annesine... hem kızar hem yapar. bakıyorum şöyle 3 kuşak geçmişe, ananem hala niye haber vermedin diye anneme söyleniyor, annem buna şaşkın, kızsa mı ne yapsa bilemiyor, sonra benzerini bana yapıyor. bakıyorum da bende de bu yönde bir potansiyel var.

diyorum ya dizginliyorum kendimi, ama kararlıyım, her yüzyüze gelişte tespit ediyorum, eliyorum, neler ters teper bir bir yazıyorum kafaya. şu 1 yıl onlarla uğraşma yılı olsun bana. öyle tam hazır olacakmışım gibi geliyor.

21 Kasım 2011 Pazartesi

iç kurtu

sabahın köründe hiç sesine alışık olmadığımız ev telefonunun 5 kere üst üste 1'er defa çaldırılmasıyla iç kurtlarının harekete geçmesi caiz midir?

1. sabah 11'de karşıdaki toplantım, 9'a alında ve beraber gideceğim arkadaş bana iş telefonumdan ulaşamayınca rehberdeki en son ihtimali deneyerek ev numarasını çevirip, bana mesaj vermeye, beni yataktan kaldırıp iş telefonuma bakmama zorlamış olabilir...

2. benim haberdar olmadığım ve geceden sabaha onaylanan uygulamayla, 9-10 sn. önce tespit edilen deprem öncesinde tüm istanbulun ev telefonları çaldırılır...

3. kurduğumuz iki saat de çalmayınca, bizden haber alamayan kişiler ev telefonuna dadanırlar...

4. "sanırım rüyadayım" denir ve ne olur ne olmaz diye telefonun fişi çekilerek uykuya devam edilir...

10 Kasım 2011 Perşembe

detoks

yıllardır geçirdiğim
en uzun,
en buruk,
en bizbize,
en dinlenmeli,
en evcimen,
en az yorgunluklu,
en sakin,
en yolculuksuz,
en stressiz,
en istanbullu,
en basit

bayram tatilliydi.

bizim için bir nevi detokstu, attık bütün fazlalıklarımızı.

2 Kasım 2011 Çarşamba

ofiste yeni düzen

radikal bir kararla diğer departmanla yerler değişir,
patron karısından bozma -bi bu kadın ağzımı bozduruyo zaten- personel ve idari işler müdürünün odası bizim tarafa düşer,
kızım sana söylüyorum gelinim sen anla bağrışlarında gelin rolü bize devrolunur,
onun sesi bastırılsın diye müzik bile açılır,
paravansız masalarda çalışmanın en kötü yanı, çaya bisküvi bandırırken etrafı kollamaktır.

25 Ekim 2011 Salı

tutsam, sarsam sımsıkı, bırakmasam

hep aklıma geldiğinde yazacak yer bulamıyorum, en çok da yolda geliyor. otobüsün yada arabanın camından dışarı bakarken. o anda yazabilsem keşke telefona filan ama değil yazı yazmak arama yaparken isimlere bile baktığımda midem bulanıyor. eskiden böyle miydi kitap okurdum ben otobüslerde, bu yaştan sonra bi de bu çıktı.

bugün tam da köprüden geçerken girdi aklıma. 12 sene önce bugün, bu saatlerde nasıldın, şimdi nasılsın. o gün, daha sonraki günler nasıl geçecek, bundan sonra hayat nasıl geçecek diye düşünürken, bak 12 sene sonra nerdesin, ne yapıyorsun, neler önceliğin olmuş. o gün, 12 sene sonra bu anda İstanbul'da, köprünün üzerinde, bu manzaraya alışık, bıkmış, o güne geri dönmek isteyebileceğin... biri söylese o halimle bile gülerdim. hep 99 depremi ile birlikte hatırladım bugünü, ya da o depremi hatırladığımda bugün aklıma gelirdi. bu sene, 12. seneyi de depremle hatırlıycam demekki.

12 seneden beri en nefret ettiğin 2 sözden biri; ateş düştüğü yeri yakar. bir haftadır da bunları duymaktan sıkıldım. ateş tabiki düştüğü yeri yakacak, herkes her kayıba, en yakınının, canının ciğerinin acıymış gibi davranırsa bu hayat nasıl olur, nasıl çekilir. o sözü söyleyip geçmek değil, empati kurmak önemli olan. şehit, deprem, kaza, kuşun...

her sene, nasıl da alıştığımıza şaşıyorum. zamanı sayıyorum, 0 noktasından sonrası uzamaya başlıyor artık. ne kötü, daha da uzayacak, söylemesi bile zor gelecek.

12 Ekim 2011 Çarşamba

kulağı düşük

en uygun tabir buymuş. bi de söylerken elle bir hareket yapınca pek komik oluyor.

her insanın algı eşiği ne kadar farklı, şu işe başlamadan önce de hep karşılaşırdım ama konu proje teslim okul vs değil, bildiğin eli sopalı, dili bi karış müşteri olunca benim de tepe tasımı arttıyo bu tipler. hep onun bilgisayarı takılır, hep onun işleri ağır olur, o hep yoğun olur, hep bi mazaret, bi dudak büküklüğü ile işte böyle böyle oldu da o yüzden şöyle oldu da....

şu işyerinde kaç kişiye sıfır tecrübe ile birşeyler öğretmeye çalıştım, ama bu adam bildiğin bi kulağı düşük köpek yavrusu gibi, hep mi geli kalır, hep mi bi ayağı tökezler. gülüyorum bazen de öyle idare ediyorum işte

11 Ekim 2011 Salı

gün geçirmece

hep şikayet hep şikayet. sonunda al sana hem beyin hem de beden yorgunluğu. ne hayalle girdiğimiz yataktan ikimizin de kafası bi dünya, saçma sapan rüyalarla uyandık. hani beden yorulunca, üstüne bi de duş alınca onun üstüne de sağlıklı sağlıklı meyve yiyince şıp diye uyunuyordu. bize niye sökmedi bu numara. her gece dır dır ettiğim, işte bütün gün beynim yoruluyo da, kafam patlıyo da ama hiç yorgun hissetmiyorum kendimi de bu yüzden uyuyamıyorum da, ıvır kıvır...

maksat akşam geçsin, içimiz huzurla dolsun, tv başında pineklemeler azalsın.
devam.

10 Ekim 2011 Pazartesi

hep bu mevsimde geliyor içime, bişeyleri değiştirme, yenileme, illa ki bişiyler araştırma internetten, ordan burdan. yine bulduk didikleyecek bi konu bir haftadır onunla yatıp kalkıyoruz. yeni okula başlayan çocuklar gibi beslenme çantamız bile hazır.

bi de didem bize gelince pek seviniyoruz sanki. sessiz sessiz kalkıp oturuyoruz, çocuk kalksın da ne istiyorsa yapalım diye. her geldiğinde kahvaltıda krep istemese iyi de illa da krep yap abla. o olmazsa pişi. e ben inip-çıkıp durmuyorum tabi taşkışlanın merdivenlerini, yediğim benimle bir ofis sandalyemde büyüyor. bi de yazık bu kızın yağmur yağdığında giyecek monto yokmuş, garibim(!). sponsor olun bana diyince 3 kişi 3'te 1'e fitleştik, pazar günü ne alırsan al, 3te 1 fiyatına oldu yani onun için. en son semihe 25 kuruş verirken gördüm, hep bu küsüratlı etiketler yüzünden.

biraz da alışveriş konusunda şu kızdan feyz almalıyım, bi insan böyle şöyle model bi pantolon istiyorum abla diyip, ilk giydiğini şıp diye nasıl alabilir.

22 Eylül 2011 Perşembe

mutfağım bana küsmüş

en dip dolabın en dibinde açılmamış salça kavanozu bulduğumda, montun cebinde geçen kıştan kalan para bulduğum gibi sevinmedim. aynı şey gibi ama. "evde salça yok ki anne" diyip, koca kavanoz salçayı 3 hafta önce aydın'dan sürükleyip getirince, evdekine karşı boynum eğik kaldı. üstüne açılmamış makarna poşetinden böcekler çıktı. sonra yine o sürüden olduğunu tahmin ettiğim bir grup böceği de ucu azıcık yırtılmış kremalı bisküviye üşüşmüş buldum. kaç gündür girmedim ben mutfağa, bu dolabı en son ne zaman açtım? ben nasıl anne olucam allam?
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...